Asabiyet Kavramı Üzerinden Bir Okuma: Müslüman Dünyanın Dağıtılmışlığı

Paylaş

 

“Her biriniz din kardeşinin eline yapışarak aşağılık bir hayattan üstün bir yaşantıya götürmeye uğraşın. Bu inancı ihyaya çalışın. “Yardımlaşınız.” (Maide: 2)

“İnsan fıtratında ezelden beri var olan şefkat ve merhametten sanki bir zerre bile kalmamıştır.”

Mehmet Akif Ersoy

 

Büyük şairlerimizden Mehmet Âkif Ersoy yukarıdaki sözünü acaba niçin ve kimler için söylemiştir? Aklı başında bir insanın, başka birisini merhametten yoksun olmakla suçlaması her zaman dikkatimi çekmiştir. Zira bu suçlamanın içerisinde belki de edilebilecek en büyük ithamlardan biri barınmaktadır. Sonsuz şefkatiyle sığındığımız yüce Allah’ın bir kulunda, nasıl olur da ezelden beri fıtratında mevcut bulunan bu şefkatten eser kalmaz? Gerçek hakikaten böyle midir?

Bugün dünya ölçeğinde tartıştığımız meselelerin birçoğu aslında merhamet gibi en basit bir insani hasletin mevcut olup olmamasına dayanıyor. Hiçbir kıta yok ki üzerinde bir vahşet yaşanmamış olsun. Hiçbir kara parçası yok ki üzerinde bir zulüm yaşanmamış olsun. Tüm bunların çözümü için diplomatik temaslardan barış güçlerine kadar bizlere yutturulmaya çalışılan sözde çözümlerin hangi biri bir zulme ilaç olmuş bugüne dek? Oysa içinde biraz merhamet bulunduran kalplerin sayısı fazla olsaydı tarihin akışı içinde yaşanmış olan zulümlerin çoğu yaşanmamış olabilirdi. Elbette tarihi bunca öznel bir okumaya tabi tutmak okuyuculara bilimsel gelmeyebilir. Öyle bir iddiam da yok zaten, vurgulamak istediğim şey merhametin hayatımızda ne kadar büyük bir değişime yol açma potansiyeli olduğudur.

Her toplumun kültüründe, kendi üyelerini birbirine bağlayan ve tek tek bireylerin toplamını aşan bir mananın ortaya çıkması sağlayan asabiyet illeti vardır. Bu illet ortak payda denen şeyin en temel dinamiğini oluşturur. Bu kavramı belki ilk kez İbn-i Haldun aslında bir önsöz olan Mukaddime adlı eserinde ortaya koymuştur. Asabiyet illeti, kısaca bir topluluğun birbirine olan korumacı ve sahiplenici yaklaşımıdır. Bu yaklaşım o topluluğu dış dünyaya karşı korur, kenetler. Asabiyeti; ırksal/sosyal asabiyet ve dini asabiyet olarak ikiye ayırabiliriz. Dini asabiyet; bir dinin mensupları arasında cereyan eden bir tür ümmet olma psikolojisinin tezahürüdür. Dini asabiyet de aslında sosyal asabiyetle aynı formüle göre işler. Ele aldığımız iki farklı asabiyet türünün de ifradı yani aşırılığı bulunabilir. İşte söz konusu aşırılık noktası aslında merhum Âkif’in sözünü ettiği merhametin zerresinin kalmadığı noktaya tekabül eder.

Âkif, günümüzden 115 yıl önce yazdığı bir yazısında taassup denilen şeyin tam olarak bu aşırılığa denk geldiğini anlatır bize. Oysa biz bugün -hatta Âkif’in aktardığına göre 115 yıl önce de- taassup denilince, medeniyet düşmanı, at gözlüklü bir gericiliği anlıyoruz. Oysa taassup yani aşırı taraftarlık olgusu, merhametin tükendiği, yalnızca kendi topluluğun varlığının hesaba katıldığı bir tür zulmü anlatıyor. Bu açıdan taassup; yalnızca radikal olarak tanımlanan kimi Müslüman çevrelerde değil, Hristiyanlarda, Yahudilerde, dinle ilişiği kalmamış kimi topluluklarda da pekala görülebilir bir haslettir. Tersten bir okuma yaparsak, merhamet dediğimiz haslet de yalnızca Müslümanlarda değil yeryüzünde yaşayan tüm insanlarda var olabilecek bir haslettir.

Yüce Allah, Nisa Suresinin 58. ayetinde: “Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.” buyuruyor. Bu emir kuşkusuz merhameti de içinde barındırır. Merhametsiz bir insanın adaletle yönetmesi beklenemez. Aynı şekilde dini asabiyetin ve dini taassubun birbirine zıt durumlar ortaya çıkardığını söyleyebiliriz. Nitekim dini asabiyet İslam milleti içinde yaygınlaştığı zaman, Müslümanlar birbirine karşı merhametli olurlar ve dışarıya karşı birbirleri ile dayanışma içinde olurlar. Oysa dini taassup Müslümanların içinde yaygınlaştığı zaman, merhamet sahneden iner ve yerini zulüm alır. Bu zulüm dışarıyla karşı de içeriye karşı da kendini gösterir. Zira merhametsizliğin bir sınırı yoktur.

“İslam’ın gücünün asabiyetten doğduğunu yakinen bilen Batılılar İslam ülkelerinde yaşayanları emirleri altına almaya çok iştahlı oldukları için, olanca gayretlerini Müslümanların zihinlerine bu gibi fikirleri yerleştirerek onları zayıf düşürmeye haslediyorlar.” diyor Âkif. Tabi burada Âkif’in “bu gibi fikirler” diyerek kast ettiği, ırksal/sosyal asabiyetin Müslümanlar arasında Batılılar eliyle yaygınlaştırılmasıdır. Merhumun yaşadığı devirde, son derece canlı bir şekilde bu konuların Osmanlı entelijansiyasında tartışıldığını biliyoruz. Âkif’in yaklaşımının, ırksal asabiyetin Batılılar eliyle Müslümanlar arasında yaygınlaştırıldığı ve bunun dini asabiyetin geriletilerek Müslümanlar üzerinde tahakküm kurmak amacıyla yapıldığı iddiası olduğu söylenebilir. 

2023 yılından geriye dönüp baktığımızda, Âkif’ten bugüne ırksal asabiyetin, dini asabiyete çok üstün geldiğini ve bugün Müslümanların dini asabiyetlerinin oldukça gerilemiş bulunduğunu görüyoruz. Tam bu noktada, Müslümanların kahir ekseriyetinin Batılıların kültürel, ekonomik ve siyasal tahakkümü altında yaşadığını da kolaylıkla tespit edebiliriz. Sonuç olarak 115 yıllık bu sürecin Âkif’i haklı çıkardığı ortadadır. Bugün, dini asabiyetin tekrar yükselmesi, Müslümanların birbirine daha sıkı bir bağla bağlanması gerekiyor. Müslümanların aralarında bugün var olan nefret, Batı milletlerinin sahip olduğu islamofobiye rahmet okutacak düzeye geldi. Bunca nefretin nasıl biriktiğine dair 115 yıl önce yükselen ses aslında yeterli açıklamayı yapmış. Müslüman dünya, Batılılar eliyle ırksal asabiyet aracılığıyla dağıtılmış bulunuyor. Kudüs’ü yalnızca Filistinliler önemserse, Kuzey Suriye’deki terör tehdidini yalnızca Türkler önemserse, Güney Fas’ta olanları sadece Faslılar önemserse, Hindistan’daki aşırı grupların Hint Müslümanlarına yaptıklarını ve Pakistan üzerindeki tehditlerini yalnızca Hint Müslümanları önemserse, tüm bu tehditlerin tek bir odaktan çıktığını düşünürsek, düşman bir ama direniş on parçaya bölünmüş/dağıtılmış demektir. Bugün Türk milleti olarak eski parlak günlerimizi arıyorsak, meseleye biraz da bu açıdan bakmak zorundayız.

Birbirimize karşı olan merhametimizi kaybettik, bu da adaletimizi ve liyakatimizi sarstı. Batılıların, üzerimizde tahakküm kurmak için zihinlerimize soktuğu ırksal asabiyet, bugün bizi geçmişte olduğumuzdan iyi bir noktaya getirmedi ve artık bununla yüzleşmek zorundayız. Aynı zamanda dini asabiyetimizin azalması kültürel yozlaşmayı hiç olmadığı kadar hızlandırdı. Türklerin, ırksal asabiyetin taassup yönünden kurtulması ve dini asabiyetini tekrar kuşanması Batının tahakkümünden kurtulması için kaçınılmaz bir koşuldur.

Paylaş

Semih Samyürek

Semih Samyürek, işçi bir baba ve ev hanımı olan annesinin ikinci çocuğu olarak 26 Mayıs 1991’de Kırklareli’nde dünyaya geldi. Kocasinan İlköğretim Okulu, Lüleburgaz Anadolu Lisesi, Uludağ Üniversitesi mezunu. Genel yayın yönetmeni olarak başında bulunduğu Koza Düşünce Dergisi’ni arkadaşlarıyla birlikte bir süre çıkarmıştır. Yazıları İştiraki Dergisi, Koza Düşünce Dergisi, Milli Mecmua Dergisi, Budak Dergi, Ruhsatsız Dergi gibi çeşitli mecralarda yayımlanmaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir