Bir Doğruda Buluşan Dört Nokta: Duvar İmgesi Üzerine

Paylaş

Gazze Sınırı, Türkiye – Suriye sınırı ve Meksika – ABD sınırı duvarlarla örülü. Bunlar ilk aklıma gelenler. Her birinin sebepleri farklı olsa da duvarlar hayatımızın canlı bir gerçeği. Kimi mahrumiyeti ve mahkumiyeti kimi mücadeleyi ve mukavemeti kimiyse muhafazayı ve muhasarayı temsil ediyor. Örneğin Behçet Necatigil’in; “Beni seni duvarların arkasına sakladım, / Karşıdan düz taş. / Varsın hepsi yanılsın, sevincime son yok: / Bahçem yalnız benimsin.” dizeleri, duvara, sevgiyi muhafaza etme görevi yükler. Yaşamın duvarları; şiirlerde sağlam bir imge olarak karşımıza çıktığında, sert bir duvara çarpmış olma hissi verir. Yazımızda, bu hissi veren imgelerden dördüne; Wolfgang Borchert’in, Mehmet Âkif Ersoy’un, Nazım Hikmet’in ve Attila İlhan’ın duvarlarını ele alacağız.

Belli koşullar altında insan nefsinin tüm kötülük irininin aktığını görürüz. Bir nevi cinnet halidir bu. İnsan içindeki kötülüğü kusar ve arkasında derin bir merhametsizlik bırakır. İşte 2. Dünya Savaşı, Borchert’in gözünde insanlığın kötülük irininin yeryüzüne aktığı ve toprağı tüm o kokuşmuş vıcıklığıyla kapladığı bir çağa, duvar imgesine merhamet duygusunu yükleyerek yanıt verir. Yazarın aynı adlı öyküsünde duvar, insanların üzerine bir kamikaze gibi devrilip onlardan öç almak yerine -her ne kadar istemeye istemeye 4 canın üzerine yıkılsa da- insanlara merhamet eder. Borchert; hapislerde, gözlem altında, cephelerde yaralı ve ağır hasta olarak yaşadığı tüm işkencelere rağmen yaşamın safında yer alarak, merhameti ve sevgiyi bu öyküyle zirveye çıkarır.

Şura suresi 51. ayet, Şems suresi 8. ayet, Yusuf Suresi 24. ayet, Tevbe suresi 110. ayet ve Hicr suresi 2. ayet ile biz biliyoruz ki; Allah yanlış bir iş yapan kulunun kalbine bir sıkıntı verir. Bu sıkıntı tam olarak vicdan dediğimiz olgudur. Vicdanımız, bir haksızlığa şahit olduğumuzda ya da haksızlık yaptığımızda, bir günah işlediğimizde, birine gereksiz yere sert çıktığımızda, bir hayvanı sertçe itelediğimizde, kısacası hikmetsiz yaptığımız her işte devreye girer. İç sorgumuz sırasında vicdanımızın sesi yani aslında Allah’ın ilhamı bizimle konuşur. Bu konuşmaya kulak verebilirse insan, yaptığının farkına verir ve sırat-ı müstakime yönelir. Fakat kulaklarını sağır, gözlerini kör, kalbini mühürlü hale getirirse insan; vicdanının sesini yani Allah’ın doğrudan kendine verdiği ilhamı duyamaz hale gelir ve yaptığı kötü iş kendi için normalleşmeye/sıradanlaşmaya başlar.

Borchert, Duvar’ına Allah’ın kalplere koyduğu ilhamı yani vicdanı yükler. Attila İlhan da “ya biz idam duvarıyız karşımızda çok insan öldürdüler / onlar hep döküldü biz hep ayakta kaldık / … / elimizden ne geldi de yapmadık / ah öyle bakmayın utanırız kahroluruz” diyerek, duvarlara utanç duygusu üzerinden aynı vicdanı yükler. İki isim de soğukluk ve cansızlık gibi yaşama en uzak sıfatlarla nitelenen bir imgeye yani duvara vicdanı yükleyerek ironi sanatının da zirvesine çıkarlar. İnsanda olması gereken vicdanın yerinde yeller estiği için iki sanatçı da vicdanı yaşama en uzak imgeye, duvara yüklemişlerdir. İki sanatçının da bu dizlerdeki sesi duyabilen insanların bir iç sorguya girmesini istediği ve beklediği çok açık. Duvarlarda bile olan vicdan nasıl olur da bende bulunmaz? Kalbim nasıl olur da Allah’ın ilhamına bu denli kapalı hale geldi? 

Attila İlhan, her sahnede var olan ancak kimsenin anıp değer vermediği idam duvarlarını konuşturarak, ona sahip olmadığı hayatı bahşeder. Bir söyleşisinde yirminci asrı, sinematografik bir çağ olarak niteleyen İlhan, romanlarını da buna göre yazdığından söz eder. Hatta bu sebeple, örneğin klasik Rus edebiyatı eserlerindeki o meşhur “sıkıcı” sayfaları, Attila İlhan romanlarında göremezsiniz. Çünkü Attila İlhan, romanlarını sinematografik bir anlayışla yazmıştır. Görsel çağın mantalitesine uygun bir yazın hayatı sürdüren Attila İlhan’ın romanları, sayfalar olarak değil adeta sahneler olarak anlaşılmalıdır. Duvar şiirinde de özellikle 2. Dünya Savaşı ile ilgili filmlerde sürekli karşımıza çıkan, idam mangalarının infazları gerçekleştirdiği duvarları görürüz. Belki hiçbirimiz o duvarları fark etmeyiz ama onlar sürekli arka planda kendilerini gösterirler, düşündükçe hemen her filmde bu duvarların varlığını hatırlıyorum. 

İstiklal Marşında, Çin seddi gibi uzanan ve tüm emperyal başkentlerden geçerek garbın afakını saran o çelik zırhlı duvar, Borchert ve Attila İlhan’ın duvarından yüz seksen derece farklı bir duvardır. Bütünüyle vicdansızlığı temsil eden bu duvar, Mehmet Âkif Ersoy’da bizim düşmanımıza, daha açık bir ifadeyle Batı medeniyetine karşılık gelir. Aynı duvarın, milim kayma olmadan Nazım Hikmet’te de karşımıza çıktığını görürüz. Nazım, Duvar adlı şiirinin başında “İzmir’den Akdeniz’e dökülen ve yakında Bombay’dan Hint denizine dökülecek olan emperyalizmin şarkı saran duvarı hakkında yazılmıştır.” diyerek duvar imgesini Ersoy ile aynı şekilde kullandığını bize açıkça ifade etmiştir. Nazım Hikmet: “O duvar / o duvarınız, / vız gelir bize vız!… / Bizim kuvvetimizdeki hız, / ne bir din adamının dumanlı vaadinden, / ne de bir hülyanın gönlü yakışındandır. / O yalnız / tarihin o durdurulmaz akışındandır.” diyerek emperyalizm duvarına karşı tarihin kaçınılmaz seyrini öne çıkartmıştır. Âkif ise aynı duvara karşı; Türk’ün iman dolu göğsü gibi olan serhaddini yani emperyalizm karşısındaki şanlı ve kuvvacı direnişini ön plana çıkartmıştır.

Âkif’te iman doluluğuyla, Nazım’da tarihin kaçınılmaz akışı aracılığıyla yıkılacak olan duvar; kapitalizmdir, emperyalizmdir, vicdansızlıktır; işkence, eziyet, zulümdür. Batıdır. Nazım Hikmet garbın afakını saran çelik zırhlı duvara karşı, Türk’ün iman dolu göğsü gibi olan serhaddini; “durmadan akan, yıkıp yapan akışın çizgilenmiş sesi” olarak öne çıkarır. Ersoy ve Nazım’ın duvarı yalnızca Borchert ve İlhan’ın duvarıyla yıkılabilir. 4 şairin de hem fikir olduğuna inandığım bu nokta; pergelin yazmaz sivri ucuna tekabül ediyor. Yazan ucun ulaşacağı nokta ise kim olduğumuz sorusunun cevabında gizli.

 

* Bu yazı, Daima Edebiyat Dergisinin 2023 tarihli 16. sayısında yayımlanmıştır.

Paylaş

Semih Samyürek

Semih Samyürek, işçi bir baba ve ev hanımı olan annesinin ikinci çocuğu olarak 26 Mayıs 1991’de Kırklareli’nde dünyaya geldi. Kocasinan İlköğretim Okulu, Lüleburgaz Anadolu Lisesi, Uludağ Üniversitesi mezunu. Genel yayın yönetmeni olarak başında bulunduğu Koza Düşünce Dergisi’ni arkadaşlarıyla birlikte bir süre çıkarmıştır. Yazıları İştiraki Dergisi, Koza Düşünce Dergisi, Milli Mecmua Dergisi, Budak Dergi, Ruhsatsız Dergi gibi çeşitli mecralarda yayımlanmaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir