Ne Yapmalı Değil Biz Kimiz

Paylaş

“Kim olduğunu bilen insanlar, ne yapacaklarını da biliyor olacaklardı. Daha önceden ne yapacağımızı bilmeyişimiz, kim olduğumuzu bilmeyişimizdendi. Şimdi kim olduğumuzu bildiğimiz zaman, yani sen terzi olduğunu öğrendikten sonra dikiş dikmeyecek misin? Kimlik uyanışı önüne geldiği zaman o yüzyıllardan beri sorulan soru güncelleşti: Türk müsün, gavur musun? Eğer biz kim olduğumuzu bilecek olursak ne yapacağımızı keşfe ihtiyaç yok.”

İsmet Özel

 

İskoçya başbakanı Hamza Yusuf’a Yalova Kaymakamı muamelesi yapılsın diye yazmıyorum bu satırları. Fakat bizim nazarımızda birinin övgüye mazhar olması için ne yapması gerekir? Sorusunun daha gür sorulması gerektiğine inanıyorum. Cevap ise çok net: Yalnızca ve yalnızca hakkı savunması. Eğer bir başbakan bunu yerine getirebiliyorsa, o zaman övgüyü de ittibayı da hak eder. Gündemi birkaç gündür meşgul eden Hamza Yusuf’un bu profilde olup olmadığı ise çok açık. Neyi savunup savunmadığına dair kısa bir internet araştırması sizi bilgilendirecektir. Kendi kimliğinden, kim olduğundan bunca uzak kalmış kişiler, ne yazık ki kullanışlı homongoloslara dönüşüyor.

İskoçya’ya müslüman bir başbakan seçilmesini övmek aslında kimliksizleşmeye övgüdür. Açalım. Kimliklerimiz, özellikle de dini kimliklerimiz hayatımızı belirleyen temel unsurlardır. “Özellikle dini kimliklerimiz” dedim çünkü din bize bir buyruklar bütünü olarak günlük yaşamımızı düzenleyen somut kurallar getiriyor. Dini olmayan kimlikler de dinler kadar buyurgan ve somut olmasa da eklemlendiği insanların yaşam biçimini belirleyen en temel unsur olma hüviyetini koruyor. Denebilir ki; kimlikler bizim sıfatlarımızdır. Kırmızı olmak, kalemin sıfatıdır ve aynı zamanda kimliklerinden biridir. Bu sebeple kimliksiz olmak demek aslında bütünüyle nötr olmaya, bir başka deyişle makineleşmeye yarayan bir şeydir. Biz buna kısaca homongolos diyebiliriz. İnsanı kimlerin neden makineleştirmek istediği meselesine girip uzun uzun konuşmaya herhalde gerek yok. Makineleşen insanın yalnızca bir tüketici canavara dönüşeceğini sanıyorum herkes akıl edebilir. Tüketim canavarlığı, uluslararası sermayenin iştahını kabartmakla birlikte mesele tabi bu kadar kısa ve tek yönlü değil. Homongoloslar aynı zamanda dünya düzeninin denetimine bütünüyle teslim olmuş kişilerdir. Bunu sorgulayacak bir duruşa da sahip değillerdir. Doğaları gereği de bu sorgulamayı yapamayacak durumdadırlar. Bu nedenle dünyanın siyasi düzenine karşı da tepkisizdirler. Atalet içindeki homongoloslar dünya sistemi için öyle kullanışlılar ki, kimliksizleştirme politikalarının neden bu kadar önemli olduğunu ancak bu kullanışlılığın neye tekabül ettiğini idrak ederek anlayabiliriz.

Makineleşen insan 8 milyar insanın çıkarının bir olduğunu zannedecek kadar mantıktan uzaklaşmış insandır. Konuya emek perspektifinden bakarsak, sermayeyle emeğin çıkarının hiçbir zeminde uzlaşmayacağını görürüz. Konuya uluslar perspektifinden bakarsak, örneğin Türklerin ve Yunanların Adalar (Ege) denizindeki çıkarlarının uzlaşmayacağını görürüz. Konuya dini perspektiften bakarsak, müslümanların ve kafirlerin çıkarlarının uzlaşmayacağını görürüz. 8 milyar insanın çıkarının bir olması demek aslında tüm bu insanların kimliklerin azade olması ve birkaç binle sınırlı olan uluslararası sermaye sahiplerinin tahakkümü altına girmesi demektir.

Avrupa ülkelerinde yaşayan müslümanların, genel nüfusa oranları üzerinden temsiliyetlerini uzun uzun araştıran yazıların gözümüze perde çekmekten başka bir işlevi yok. İngiltere’de yaşayan müslümanların nüfusa oranına göre mecliste 3 değil 5 kişiyle temsil edilmeleri gerektiğini yazıp çizmek müslümanca bir tutuma karşılık gelmiyor. Olsa olsa dünya düzeninin kurduğu oyuna ne kadar fazla katılım sağlayabiliriz, bunu ortaya koyuyor. Bu tehlikeli akıl yürütmenin bizi götüreceği yer, Türkiye’nin etnisitelere ve mezheplere bölünerek TBMM’de her etnisiteye ve mezhebe göre temsiliyet uygulanması talebidir. Türkiye’nin temelini dinamitleyecek bu tür fikirlerin Türkiye’nin resmi medya kuruluşlarında kendine yer bulduğunu da üzülerek ifade edelim. Hamza Yusuf özelinde dönen tartışmalara da şu katkıyı yapmak isterim: Bu paragrafta ortaya koyduğumuz, İslam’dan yana tavır alıyormuş gibi görünenlerin aslında İslam’ı dinamitlemeye çalıştıkları gibi Hamza Yusuf gibi isimlerin, müslüman kimliğini dejenere etmeye/yozlaştırmaya yönelik birer proje oluşlarıdır. Şahıslar özelinde bu iddia edilemezse bile bu kişilerin sözünü ettiğimiz yozlaştırma projesinde kullanıldıklarını görmek zorundayız. Bizleri kimliklerimizden soyutlayabilmek adına, gerçekleri perdeleyerek düzenin salahiyeti için kurgulanan oyunlar sahneye konuluyor. Bu oyunları safdillikle övenler de dünya düzeninin ekmeğine yağ sürüyor.

8 milyar insanın iyiliğini düşünmek gibi bir genel tutum, hümanizm başlığı altında liberal fikirlerin insanlara empoze edilmesiyle birlikte peyda oldu. Oysa en başta liberalizmin ağababaları herkesin iyiliğini düşünmez. Liberalizm dahil hiçbir ideolojinin böyle bir tutumu olması beklenemez. Nitekim Allah’ın indirdiği son kutsal kitapta Ebu Leheb’e lanet okuyan ayetler vardır. Müslüman kimliğine sahip biri, Ebu Leheb’in de insan olmaklığı bakımından onu ve bugün onun temsilcilerini de aramıza alalımcı bir tutum mu geliştirecek? Bu ancak kimliklerinden bütünüyle arındırılmış homongoloslara özgü bir tutum olabilir. Çünkü ne yapacağımız, kimlik kodlarımızda yazılıdır ve biz hangi kimliklere sahipsek buna göre tutum takınırız. Davranışlarımızı ve tutumlarımızı inandığımız doğrulara göre belirleriz. Denebilir ki, inandıklarımız ve değer verdiklerimiz davranışlarımızın mihenk taşını oluşturur. 

Doğru sorunun “ne yapmalı?” değil “biz kimiz?” olduğunu fark etmemiz gerekiyor. Kim olduğumuzu tercih etmek zorundayız. Şairler arasında haksızlığa uğradıktan sonra intikamını alanları müstesna tutan Allahtır. O halde dünyada zulmün ve intikamın varlığına da iman ediyoruz. Böyle bir dünyada herkesi kucaklamak, iyiyle kötüyü aynı kefeye koymak demektir. Herkesi sevgiyle kucaklamayı öğütlediği söylenen Yunus Emre ve Mevlana gibi büyük Türk şahsiyetleri, cehennemin varlığını inkar etmiyordu. Üstelik Müslüman kimliklerini hayatlarının merkezine almış kişilerdi. Onların insan sevgileri, yaratıcı odaklı bir sevgiydi. İnsanın yaratılışının yüceliğinden kaynaklanan bir sevgiydi. insanın nefsiyle olan mücadelesinin cihad-ı ekber olduğunu biliyorlardı. Doğal olarak bu mücadelenin kaybedeninin çok kazananının az olduğunu da. Kötüyü iyiye davet etmek, kötülüğün kötü oluşunu olumlamak anlamına gelmez. Bilakis kötülüğün kötü ve aşağı oluşunu tasdik ederek, insanı iyiye yani yüce olana davet etmek; iyiden yana olma (Yunus Emre ve Mevlana gibi şahsiyetler açısından “müslüman olma”) kimliğini öne çıkarmak anlamına gelir. Tam da bu sebeple adını andığımız büyük Türk şahsiyetlerinin yukarıda sözünü ettiğimiz hümanizm adı altındaki kimliksizleştirme politikalarına payanda yapılmasına karşı kimliklerimizi korumak adına bu şahsiyetleri yüceltmeliyiz. Onlardan öğrendiklerimiz, bizi kimliklerimize daha fazla bağlıyor. Kimliklerimizse bize ne yapmamız gerektiğini gösteriyor. Öyleyse tekrar soralım: Biz kimiz?

Paylaş

Semih Samyürek

Semih Samyürek, işçi bir baba ve ev hanımı olan annesinin ikinci çocuğu olarak 26 Mayıs 1991’de Kırklareli’nde dünyaya geldi. Kocasinan İlköğretim Okulu, Lüleburgaz Anadolu Lisesi, Uludağ Üniversitesi mezunu. Genel yayın yönetmeni olarak başında bulunduğu Koza Düşünce Dergisi’ni arkadaşlarıyla birlikte bir süre çıkarmıştır. Yazıları İştiraki Dergisi, Koza Düşünce Dergisi, Milli Mecmua Dergisi, Budak Dergi, Ruhsatsız Dergi gibi çeşitli mecralarda yayımlanmaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir