Türkiye İle Oyun Olur Mu?

Paylaş

Tarihler 12 Eylül 2010’u gösterirken Türkiye’de bir referandum yapıldı. Yaklaşık 52 milyon Türk vatandaşına yargıyı FETÖ’ye teslim edip etmeyeceği soruldu. Elbette bu soru 180 derece farklı bir biçimde, vesayeti ilga etme kılıfı altında sorulduğu için o dönem çoğunluk meseleyi bu açıdan ele almadı. Nitekim referandumdan evet çıktı ve saatler hızla 15 Temmuz 2016’ya doğru işlemeye başladı.

Türkiye’de yürürlüğe konan referandum, bugün özellikle yetmez ama evet sloganıyla akıllarda kaldı. Değişikliklerin yeterli olmadığı fakat 12 eylülün darbeci anayasasına karşı çıkmanın ve bu değişiklikle Avrupa Birliğine tam üyelik elde etmenin yolunun açılacağı hayaliyle hareket edildi. 2023’e geldiğimizde hayaller heyulaya dönüşmüş durumda ama bir şeyin hiç dönüşmediğine de dikkat çekmemiz gerekiyor. AB’ye girme hayalleri kuranlar o gün yetmez ama evet derken bugün tam karşısında oldukları insanlarla aynı masanın etrafında oturuyorlar ve bir şekilde hep iktidardan yana olmayı başarıyorlar. Nitekim İBB Kültürün organize ettiği şiir matinelerinde birçok yetmez ama evetçiyi görebiliyoruz.

Haydar Ergülen, İstanbul Büyükşehir Belediyesi seçimlerinden hemen bir yıl sonra şunları söylüyordu: “Cumhuriyetin 100’üncü yılını, demokratik, laik sosyal hukuk devleti olarak kutlayabilmek için, bu değerleri savunan herkesin bir araya gelmesi gerekiyor. Bunun için bazılarının da özür dilemesi gerekiyorsa, dilemeliler. Ben kendi adıma özür diliyorum.” Türkiye Cumhuriyetinin varlığını sahiplenebilmek yani kutlama yapabilmek için özür dilemek zorunda olduğunu ifade ediyor Ergülen. Ve elbette bugün İBB Kültürün organize ettiği şiir matinelerinde boy gösterebiliyor. Konu yalnızca ‘yetmez ama evet’ demiş olmak ve geldiğimiz noktada özür dilemek değil. Çünkü yetmez ama evet demiş olmakla yetmez ama evetçi olmak aynı şey değil. Yetmez ama evetçilik; yalnızca bir referanduma dair tutumu değil, Türk devletinin varlığına yönelik genel bir tutumu ifade ediyor. Örneğin Haydar Bey, 2008 yılında ‘Ergenekon Derinleştirilsin’ bildirisine de Osman Kavala, Murathan Mungan, Ahmet Ümit, Ahmet Telli, Lale Mansur, Murat Belge, Sezgin Tanrıkulu, Şebnem Korur Fincancı, Tanıl Bora gibi isimlerle birlikte imza atmıştı. Kendisi bu bildiri için de özür diledi mi? Haydar Bey’e soralım, hangi çıkışınız için özür dileyip dilemediğinize bakacağımızı şaşırdık, hepsine özür dilediniz?

Aynı matinede baş köşeye oturtulan Hilmi Yavuz’a ne demeli peki? Yıllarca FETÖ’nün Zaman gazetesinde yazarak safını açıkça ortaya koymuş biri olması hasebiyle onun bir yetmez ama evetçi değil direkt evetçi olduğunu hatırlatmama bilmem gerek var mı? Kendisi Haydar Bey gibi kamuoyunun önünde günah çıkarttı mı bilmiyorum. Ben rastlayamadım fakat dinler arası diyalogçu biri olarak Hristiyan kültürüne ait olan günah çıkartma ritüelini hayata geçirmediyse Haydar Beyden öğreneceği çok şey var demektir. Hilmi Bey, Cumhuriyet Gazetesinden Zaman gazetesine geçişini, Enver Aysever’e konuk olduğu bir programda, söyleyecek sözü olmasına ve bu sözlerinin Cumhuriyet gazetesinde engellenme ihtimali oluşuna bağlıyor. Yani sözlerinin Zaman gazetesinde herhangi bir engelle karşılaşmayacak sözler olduğunu deklare etmiş oluyor. Bir yazısında, karşısına çıkan her sözün ilerisini görmeye kendini şartlandırmış olduğunu söyleyen İsmet Özel’den alacağımız feyiz ile biz de Hilmi Bey’in sözünün, FETÖ’nün hoşlanmayacağı sözler olmadığını anlıyoruz. Misal; Zaman gazetesinde dinler arası diyalogçuluğun kafirlik alameti olacağı yazılıp çizilebilir miydi? Anlıyoruz ki Hilmi Bey, fikirlerinin FETÖ ile uyum içinde olduğu, en azından çatışma içinde olmadığı hakikatini kendi ağzıyla ifade etmiş.

İstanbul Büyükşehir Belediyesinin kültür organizasyonlarında Hilmi Yavuz ve Haydar Ergülen gibilerinin baş köşede oturtulması pekçoklarına garip gelmedi, gelmiyor. Söz konusu garipsenmeyiş, her devran döndüğünde birilerinin koltuklarını korumasına yönelik bir kanıksamadan değil, Yavuz ve Ergülen gibilerinin yıllarca FETÖ gazetelerinde yazmalarına, yetmez ama evetçi olmalarına, AB’ci olmalarına rağmen “içimizden biri” olarak kabul edilmelerinden kaynaklı. İçimizden biri olmak yani edebiyatçı olmak yani şair olmak; ne de olsa belediye organizasyonlarında yer alabilmek için yeterli.

Bu iki ismin yanlarında bir de Vural olan ilk adının “w” harfiyle yazıldığı bir şair daha var. Bir belediye Türk alfabesinde olmayan bir harfi neden kullanır? Üstelik Türk vatandaşı olan bir şair için? Çünkü aynı matinede Macar bir şair de var ve adı “Balazs Szollosy” olarak yazılmış. Oysa bu şairin adı kısa bir internet aramasından sonra anlaşılıyor ki “Balázs Szőllőssy” şeklinde yazılıyor. Türk şairler için “w” harfini kullanabilen bir Türk belediyesi, Macar şairin adını Türk alfabesine uydurarak yazıyor. Böylesine “küçük” bir ayrıntıya takılmış olmam garipsenebilir. Yetmez ama evetçilerin bugün devran dönerken hala şiir matinelerinde yer tutabilmesi garipsenmediği için elbette benim küçük ayrıntılara takılmam garipsenecektir. Meseleye yalnızca şeytan ayrıntıda gizlidir düsturuyla yaklaşmıyorum. İBB’nin kültür dairesi başkanlığının Türkçeye yeterince hassasiyet göstermemesinin eleştirilmesi gerektiğine inanıyorum. Cemil Meriç’ten alıntılayalım: “Kâmus, namustur.”

Türkiye’de bir aydın sorunu var. Haydar Ergülen yukarıda bahsettiğimiz özrünü ifade ettiği yazısının bir yerinde “Adalet Hanım (Ağaoğlu) elbette Cumhuriyet değerlerine inanmış bir romancı, bir kadın ve bir aydındı. Ne yazık ki bazı aydınların açmazını o da yaşadı, hepimizin çeşitli biçimlerde yaşadığı bir açmaz bu ve ‘Yetmez ama Evetçi’lerin safında yer aldı.” İfadesini kullanıyor. Hepsinin çeşitli biçimlerde yaşadığı açmaz, tam olarak sözünü ettiğim aydın sorununa tekabül ediyor. Pergelin yazmaz sivri ucunu nerede sabitleyeceğini bilemeyenler, rüzgâr nereye eserse oraya savruluyor. Kamuoyunda birden patlak veren Ergenekon operasyonlarını televizyonlardan takip edip ‘galiba demokratik bir gelişim yaşanıyor’ şeklinde düşünerek bildirilere imza atılıyorsa, bu tip temel meseleler hakkında aydın diyeceğimiz insanların kafasında net görüşler bulunmuyorsa, aydın sorunu nasıl inkâr edilebilir? Elbette bu sözlerim meselenin iyi niyetli bir okumasından ibaret. Söz konusu isimlerin bir yerlerden talimat almadan yalnızca kendi başlarına hareket ederek o bildirilere imza attıklarını varsayarak yazıyorum bu satırları.

Aydın; ‘önce vatan’ deme cesaretini gösterebilmeli. Çünkü inandığı değerler ne olursa olsun, o değerlerin tecessüm etme olanağı ancak ve ancak ayaklarının altında bir vatan bulunabilmesi şartına bağlıdır. Aydın, pergelin yazmaz sivri ucunu öyle bir noktaya sabitleyebilmeli ki o yer; televizyon izlerken akşam vakti aniden başlayan Ergenekon türü bir operasyon gördüğünde, kafası kesik tavuk gibi sağa sola koşturmak yerine, olayları derinden kavrayarak yaşanan her çatışmanın önce vatan çerçevesinde nereye tekabül ettiğini idrak etmesine ve buna göre tutum takınmasına yaramalıdır.

Paylaş

Semih Samyürek

Semih Samyürek, işçi bir baba ve ev hanımı olan annesinin ikinci çocuğu olarak 26 Mayıs 1991’de Kırklareli’nde dünyaya geldi. Kocasinan İlköğretim Okulu, Lüleburgaz Anadolu Lisesi, Uludağ Üniversitesi mezunu. Genel yayın yönetmeni olarak başında bulunduğu Koza Düşünce Dergisi’ni arkadaşlarıyla birlikte bir süre çıkarmıştır. Yazıları İştiraki Dergisi, Koza Düşünce Dergisi, Milli Mecmua Dergisi, Budak Dergi, Ruhsatsız Dergi gibi çeşitli mecralarda yayımlanmaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir