Yeşerecek Fidanlarımızın Toprağı Sulanmıyor

Paylaş

Okuma yazma eğitimi almadan kitap okunmayacağı gibi Müslüman olmadan namaz da kılınmaz. Tıpkı çoraptan önce ayakkabı giyilmeyeceği gibi. Birbirini takip eden ve bazen de neden sonuç ilişkisiyle bağlı olan bir dizi eylem, sıraları değiştirildiğinde failinin delilikle itham edilmesine kadar vahim sonuçlar ortaya çıkartabilir. Bu sebeple, Maslow’un meşhur ihtiyaçlar piramidini inceleyen kimse herhangi bir acayiplik hissetmez. Maslow’un piramidine göre önce nefes almak, yemek gibi fizyolojik ihtiyaçların karşılanması, ardından iş, aile gibi güvenlik ihtiyacı, ardından arkadaşlık, dostluk gibi sevgi ihtiyacı daha sonra saygınlık ve son olarak da kendini gerçekleştirme ihtiyacı gelir. İnsana dair bu psişik meselenin bunca basit bir biçimde topluma sunulmuş olması elbette akademik alan dışında herhangi bir itirazın gelmesini engelliyor. Nitekim, nefes almadan arkadaş olunamaz. Bir iş sahibi olmadan herhangi bir hobiyle ne derecede uğraşılabilir? 

Türkiye’de bugün yeni kurulan hükümetin başka ülkelerin de vatandaşı olan bakanlara sahip oluşu tartışılıyor. Havanda su dövmenin kimse bir yararı olmadığı kanaatindeyim. Basit bir örnekle anlatmak gerekirse; Fenerbahçe taraftarı olduğunu beyan eden birinin, Galatasaray’ın her maçına bilet alıp gitmesi, formalarını satın alması, oğluna Metin (Metin Oktay’a ithafen) adını koyması gibi davranışları varsa; o kişinin Fenerbahçeli olduğunu kim kabul edebilir? O bakımdan, herhangi bir bakanın yalnızca Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olması ya da aynı zamanda ABD vatandaşı olmasından ziyade ne yapıp ettiğine bakmak gerekir.

Bir boksörün, rakibini yere serecek sert bir yumruk çıkarabilmesinin ön koşulu yere sağlam basabilmesidir. Boksörün hızı, çevikliği, yaptığı onca idman bg yere sağlam basmadıktan sonra hiçbir işe yaramaz. Zeytinyağına sahip olabilmek için ağaçtan önce fidana, fidan önce de tohuma ihtiyaç vardır. Örnekler çoğaltılabilir. İnsanoğlunun dünya yolculuğunda atacağı tüm adımların bunun gibi en temel gerçeklere yani doğrudan tabiatın kanunlarına uyumluluk arz etmesi gerekir. Bakanların hangi ülke vatandaşı olduklarının tartışılması yerine Türkiye Cumhuriyeti’nin, mevcudiyetini devam ettirebilmesi için gereken ekonomik pozisyonu nasıl alabileceği tartışılmalıdır.

Büyük Taarruzun ardından Cumhuriyetin yaptığı en büyük atılımlardan olan şeker fabrikaları, onu takip eden SEKA, ardından Türkiye Petrolleri, Marmarabirlik ve Fiskobirlik gibi kurum ve kuruluşlar, temelinde Türk milli pazarının oluşmasını sağlamaktan uzak kaldı. Öyle ki bugün söz konusu atılımların önemli bir kısmı ya sekteye uğratıldı ya da sat-tır-ılarak heder edildi. İhtiyaçlar piramidinin ilk ve en önemli basamağı olan alanlarda Cumhuriyetimizin varlık gösterdiği neredeyse söylenemez. Bu alanların aklı başında bilginler tarafından etraflıca tespit edilmesine gerek yok. Herkesin bildiği şeyler tekrar tekrar tespit edilmeye çalışılıyorsa orada bir oyun dönüyor demektir. Ne yediğimizden başlayarak devlet eliyle bu alanlara hakim olmak zorundayız. Uzağa gitmeyin, hatırlayın ülkemizde pandemi döneminde şeker sıkıntısı çektik. Marketlerde birkaç paketten fazla şeker bir kişiye satılmıyordu. Yaşayabileceğimiz herhangi bir musibette, o musibeti başımızdan savmak için harcayacağımız bir ‘birikimimiz’ var mı? Ya da başımızdan savma mücadelesi içerisindeyken ihtiyaç duyacaklarımızı nereden ve kimden temin edeceğiz? Bizzat bizi yok etmek ya da en iyi ihtimalle 100 önce olduğu gibi bizi daha ‘geri’ itmek isteyenlerden mi?

Bugün aklı başında herkesin takdir ettiği SİHA çalışmaları, yukarıda bahsettiğimiz boksör yumruğuna benziyor. Ayağımızı yere sağlam bastıracak temel sektörlerdeyse ya büyük oranda dış üretime bağımlıyız ya da dış sermayeye bağlıyız. Bu sebeple gerçek anlamıyla bir milli pazar oluşturmadan atacağımız yumruklarla düşmanlarımızı sere sermemiz mümkün olamaz. Düşmanlarımızı yere sermeden de Türkiye Cumhuriyetinin mevcudiyetini teminat altına alamayız.

Günümüzde hane halkı borçluluğu dehşet boyutlara ulaştı. Kapitalizmin bir borç ekonomisi olduğunu uzun zamandır dile getiriyorum. Kredi kartlarıyla sahip olmadığımız parayı bile harcadığımız bu düzende, geleceğini ipotek altına sokan birer çarka dönüştük. Devlet düzeyinde milli pazar kurmaktan uzak olduğumuz gibi bireysel düzlemde de başımıza gelebilecek herhangi bir musibetin yol açacağı ekonomik darlığı geçiştirebileceğimiz birikimler yapmaktan uzağız. Ak akçe kara gün içindir, atasözünün unutulduğu günler yaşıyoruz.

Yaşamamız ve yürüyebilmemiz için lazım gelen en temel sektörlerde/alanlarda milli bir pazar kurmak mecburiyetindeyiz. Türkiye’nin mevcudiyetinin en az 1918 yılında olduğu kadar büyük bir saldırı altında olduğu gerçeği; bize bunu düşündürüyor. 100 yıl önce çekildiğimiz alandan daha geri kovulmak isteniyoruz. Bizi itenlere yumruk atabilmek için ayaklarımızı yere sağlam basmak zorundayız. Öyleyse evlenmek isteyen gençlere, ‘önce iş bul’ denmesi gibi, Türkiye Cumhuriyetinin de önce milli pazar temin ve teşkil etmesi gerekiyor.

Bu topraklarda fidanlarımızın yeşereceğini ‘doğacaktır sana vadettiği günler Hakkın’ dizesiyle bize Mehmet Akif söylüyor. Fakat bugün yeşerecek fidanlarımızın toprağı sulanmıyor. Üstelik suyu hazır alıyoruz.

Paylaş

Semih Samyürek

Semih Samyürek, işçi bir baba ve ev hanımı olan annesinin ikinci çocuğu olarak 26 Mayıs 1991’de Kırklareli’nde dünyaya geldi. Kocasinan İlköğretim Okulu, Lüleburgaz Anadolu Lisesi, Uludağ Üniversitesi mezunu. Genel yayın yönetmeni olarak başında bulunduğu Koza Düşünce Dergisi’ni arkadaşlarıyla birlikte bir süre çıkarmıştır. Yazıları İştiraki Dergisi, Koza Düşünce Dergisi, Milli Mecmua Dergisi, Budak Dergi, Ruhsatsız Dergi gibi çeşitli mecralarda yayımlanmaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir